Kaptanpaşa Mah. Darülaceze Cad. Bilaş İş Mrk. B Blok No:33 K:3 D:43 Okmeydanı
+90 212 210 00 33 - 210 55 88
  • Facebook
  • Twitter
  • Linkedin
  • Google Plus

TÜRKİYE'DE ENFLASYON VE VERGİSEL POLİTİKALAR (3)

ANASAYFA  /  MAKALELER  /  VERGI  /  TÜRKİYE'DE ENFLASYON VE VERGİSEL POLİTİKALAR (3)

                                                                                                                                  

YEMİNLİ MALİ MÜŞAVİRLİK                                                                                                             

VE DENETİM TİC. LTD. ŞTİ.

Dr. Yusuf İLERİ

Haliç Üniversitesi Öğretim Görevlisi

Dünya Gazetesi - 21.03.2003

 

                                        TÜRKİYE'DE ENFLASYON VE VERGİSEL POLİTİKALAR (3)

            Türkiye'de enflasyonun baş nedeni olarak sadece kamu açıkları gösterilmeye çalışılmaktadır. Bu aslında hikâyenin üçte birini izah ettiği halde, devleti suçlama ve küçük düşürme ideolojisi ile bağdaştığı için gündeme sadece kamu açıkları getirilmektedir. Böylece iç tasarruf yetersizliği ve ekonominin dışa bağımlılığı göz ardı edilmektedir. Bu anlayışın sahibi olan IMF yönetimi altında yürütülen ekonomi, sürekli gerilemiş; kamu küçültülmek istenirken, ekonomi küçülmüştür. Nitekim yakın izleme antlaşmasının yapıldığı 1998 yılı dahil edildiğinde, son 4 yılın, ekonomik büyüme ortalaması sıfırdır. Özellikle sermaye hareketlerinin serbestleşmesiyle başlayan "sıcak para" dönemi, yurtiçi tasarruf oranlarının düşmesine yol açmış; yatırımları değil, tüketim artışlarını desteklemiştir. Türkiye'de iç tasarruf yetersizliği ve yatırımların verimsizliği sonucu, hem iç kaynak açığı artarak büyümüş hem de daralan üretim sonucu ithalata bağımlılık dolayısıyla enflasyon artmıştır. Bu yazımızın konusunu, iç tasarruf yetersizliği ve yatırımların verimsizliğinden kaynaklanan enflasyon, enflasyon muhasebesi ve vergisel etkiler oluşturacaktır.

            Türkiye de ailelerin/şirketlerin tasarrufunda iç tasarruf kalemine girmeyen mali plasman kalemlerinin serbestleşmeyi izleyerek gittikçe önemli bir pay aldığı görülüyor. Bir kere konvertibilite öncesi, 1980'li yılların ikinci yarısında yılda 100 milyon dolara dahi varmayan altın ithalatı 1990'lı yıllarda sıçramış, dönemim ikinci yarısında yılda ortalama 1,5 milyar dolara ulaşmıştır. Benzer konumda ikinci bir kalem dövizdir. Döviz, tevdiat hesapları 1980-85 arasında önemsizken konvertibiliteyle birlikte sıçramış, neredeyse tasarruf mevduatının yarısını aşmıştır. Devlet kâğıtları da bu bağlamda yani enflasyonu körüklemede miktarı en süratle artan mali plasman araçlarıdır. Özel sanayi kuruluşları 1999'dan bu yana üretimden kâr etmediklerini, faiz ve benzeri rant gelirleriyle ayakta kaldıklarını açıkladılar. Konsolide bütçe personel harcamalarının da enflasyon habercisi olarak oldukça yüksek öngörü gücü vardır. Nominal faiz hadleri bir kere reel faiz beklentisi ve riziko marjları üstünde, geleceğe dönük enflasyon beklentisini yansıtır. Bundaki artış geleceğe dönük mukaveleli fiyatların, yani kiralar, ücretler, döviz fiyatları ve benzer fiyatların nominal faizlerden yansıyan enflasyon beklentisine uyumlu olmasına yol açar. Aileler için diğer bir "tasarruf öğesi" olan konut inşaatı ise iç tasarruf ve sabit sermaye yatırımları arasında yer alır. Bunlara yatırım harcaması yapılmakta, ancak karşılığında mal hizmet üretilmediğinden, fiilen gelire hiçbir katkıları olmamaktadır.

            Ekonomi politikalarının kısıtlandığı; dış ticaret ve para politikalarının hükümetlerin denetiminde çıktığı bir ortamda, maliye politikası da ne yazık ki özel kesimin rizikolarını düşürme ve faiz ödemeleri yoluyla bu kesime kaynak aktarmayı, vergi almaya tercih etti. Türkiye'de vergi yükü, 1980'lerin başındaki düzenleme ve uygulamalarla %20'lere kadar indirildi, vergi yerine iç borçlanmaya ağırlık verilerek bugünkü borç çıkmazına ilk adımlar atıldı. Sonraki yıllarda vergi yükü arttırılmak istense de, bu ancak adaletsiz dolaylı vergiler ve ücretlinin sırtındaki gelir vergisi artışı ile mümkün oldu. Toplam vergiler içinde dolaylı vergilerin oranı %69'a ulaşmıştır. Gelir ve kurumlar vergilerinin toplam vergi gelirleri içindeki payı düşüktür, ancak gelir vergisinin yükü ücret1iler üzerindedir. Bu durumda dolaylı ve dolaysız vergiler, çoğunluğunu ücretli, emekli kesimin oluşturduğu düşük gelirli "tüketici" kesimin sırtında. İstanbul Serbest Muhasebeci Mali Müşavirler Odası tarafından hazırlanan 2002 yılı vergi raporuna göre; vergi sistemi ve diğer hukuki ve idari yüklerin ağırlığı, mükellefi kayıt dışına itmektedir. Gerçekten de bu politikalar, yurt içi üretimi gerek talep gerekse arz yönlerinden baltalamaya yönelik sonuçlar yaratmıştır.

   Vergi sistemimizde, birbirinden bağımsız olarak var olan bazı müesseseler, mükelleflerin farklı ölçülerde enflasyondan korunmalarını sağlamaktadır. Söz konusu müesseseler şunlardır: İktisadi kıymet yenileme fonu (VUK md. 328), azalan bakiyeler usulüyle amortisman (VUK. md. 315), alacak ve borç senetlerinin reeskontu (VUK. md. 281, 285), yeniden değerleme (VUK mükerrer 298), lifo/son giren ilk çıkar (VUK. 274), maliyet artış fonu (GVK md. 38). Ayrıca bazı muafiyet, istisna ve indirimlerin beher yıl yeniden değerleme oranında artışını sağlayarak vergi matrahının hesaplanmasından dikkate alınmasına imkân sağlayan yasa hükümlerinde mükelleflerin enflasyondan korunmasını amaçlamaktadır. Buna karşılık vergi yasalarımızda yer alan bazı vergilerin beher yıl yeniden değerleme oranında arttırılmasına ilişkin hükümler, enflasyonun vergiler üzerindeki etkilerini bu kez hazine yararına korumaya yöneliktir.

            Hal böyle iken sürekli olarak yine gelir ve kurumlar vergilerine yönelik enflasyon muhasebesinden söz edilmektedir. Ancak vergi gelirlerini azaltacağı için, Maliye Bakanlığının bu isteme sıcak bakmadığı biliniyor. Bizim görüşümüz enflasyon muhasebesi olarak söz edilen ve gerçekleştirilmesi istenen düzenlemelerle öz kaynakla çalışan firmalara vergisel avantaj getireceği yönündedir. Türkiye kapitalizminin son 55 yılının en büyük krizi, toplumsal sınıfların gelir ve servetlerinde bir altüst oluşu beraberinde getirdi. Çeşitli büyüklüklerde ve sektörlerde 2500'e yakın şirket kapandı. IMF ve arkasındaki global sermaye bu krizle daha başat hale gelmesine karşılık, ulusal sermaye daralan ve küçülen ekonomi ile birlikte daha silik ve zayıf bir duruma düştü. Yani borçlu bir ülkeyiz ve kurumlarımız da büyük oranda aynı durumdadır. Böyle olunca yabancı kaynakla çalışan yerli firmalara karşı, öz kaynakla çalışan çoğunlukla yabancı sermayeli şirketlerin korunması hatta bunlara bir vergi istisnası yaratılması zaten zor şartlarda çalışan borçlu mükellefler aleyhine bir kez daha rekabet eşitsizliğine yol açacağı için ulusal ekonominin yararına olmayacaktır. Gelir Vergisi Kanunumuzun 41/8. maddesinde  "gider kısıtlaması" olarak bilinen ve yabancı kaynakla çalışan firmaların finansman giderlerinin bir bölümünü kabul etmeyen bir düzenleme zaten vardır. Öncelikle rekabet eşitsizliğine yol açan GVK’nun bu 41/8. maddesinin kaldırılması gerekmektedir. Çünkü şirket faaliyeti için gerekli ve zorunlu olarak yapılan finansman giderlerinin yergi matrahının tespitinde gider olarak nazara alınmamasını haklı kılacak bir izahat ve dayanağın varlığı mümkün değildir.

            Vergi sistemimizde üretim ve istihdam üzerindeki ağır vergiler kaldırılmalı; bu vergilerin arz ve talep üzerindeki olumsuz etkileri yok edilmeli; yatırım indirimi sistemi güncelleştirilip güçlendirilerek yatırımlar teşvik edilmeli ve korunmalıdır. Bunun en önemli unsurunu ise başta akaryakıt, enerji, tohum, gübre, ilaç vb. üretimin temel girdileri üzerindeki dolaylı vergiler teşkil etmektedir. Esasen tekel niteliğindeki çokuluslu şirketlerin kontrolündeki, üretimin bu temel girdilerin fiyatlandırılması bir çeşit "iç gümrük" işlevi görmektedir. Vergi sistemimiz de, uygulanan bu makro ekonomik politikalara paralel olarak yurt içi üretimi değil, yatırım harcaması karşılığı bir mal/hizmet arz etmediği için enflasyona neden olan "ölü alanları" desteklemiştir. Örneğin; KDV Kanunu, ilk yürürlük tarihi olan 1.1.1985 tarihinden bugüne kadar "Net alanı 150 m2 ye kadar konutların teslimi ile konut yapı kooperatiflerine yapılan inşaat taahhüt işlerini KDV’den istisna etmiş, 1.1.1998 tarihinde bu yana ve halen yalnızca %1 nispetinde KDV’ye tabii tutmuştur. Hemen belirtelim ki, bu istisna iş yeri teslimleri ve iş yeri yapı kooperatiflerine yapılan inşaat işlerini kapsamadığı için genel KDV oranıyla vergilendirilmiş olup, bu oran halen %18’dir.

            Batı için serbestleşme kendi üretimini geliştirdiği, tüketicisinin refahına katkı yaptığı ölçüde varlığını sürdürür; söylemi sürse de, üretimi tahrip ettiği noktada korumacılığın her biçimi "mubah" olur. Oysa Türkiye’deki "serbest piyasa" uygulaması, vergisel boyutu dahil enflasyonu arttırma ve üretimi tahrip etmek yoluyla, işsizliği arttırma pahasına gerçekleştirildi.

 



Yusuf İleri
11-11-2016 17:59:46
Bu yaziyi indirmek için tıklayınız :   DOWNLOAD PDF

Bizi Takip Edin

  • Facebook
  • Twitter
  • Linkedin
  • Google Plus

© 2015 Tüm Hakları Saklıdır Yusuf ileri

HİZMETLERİMİZ

  • » Bağımsız Dış Denetim Hizmetleri
  • » Vergi ve Tasdik Hizmetleri
  • » Mali Danışmanlık Hizmetleri
  • » Diğer Danışmanlık Hizmetleri
  • » Hukuk Danışmanlığı

ADRES

Kaptanpaşa Mah. Darülaceze Cad. Bilaş İş Mrk. B Blok No:33 K:3 D:43 Okmeydanı
Şişli/İSTANBUL
Yusuf ileri
2019 © Powered by : KETENCEK I.T