Kaptanpaşa Mah. Darülaceze Cad. Bilaş İş Mrk. B Blok No:33 K:3 D:43 Okmeydanı
+90 212 210 00 33 - 210 55 88
  • Facebook
  • Twitter
  • Linkedin
  • Google Plus

TÜRKİYE'DE ENFLASYON VE VERGİSEL POLİTİKALAR (1)

ANASAYFA  /  MAKALELER  /  VERGI  /  TÜRKİYE'DE ENFLASYON VE VERGİSEL POLİTİKALAR (1)

                                                                                                                                  

YEMİNLİ MALİ MÜŞAVİRLİK                                                                                                             

VE DENETİM TİC. LTD. ŞTİ.

Dr. Yusuf İLERİ

Haliç Üniversitesi Öğretim Görevlisi

Dünya Gazetesi - 05.03.2003

 

                            TÜRKİYE'DE ENFLASYON VE VERGİSEL POLİTİKALAR (1)

Türkiye "günah keçisi"ne dönüştürülen "enflasyonla mücadele programı" görüntüsü altında kapsamlı yapısal düzenlemelere zorlanıyor. "Acı ama zorunlu ilaç" gerekçesiyle yutulan "yapısal ilaçlar" henüz tam sonuçlarını vermemiştir. Bu ilaçların önemli bir bölümü ise, uygulanan istikrar programının başarısı açısından hiçbir etkiye sahip değildir. Özellikle bunların yaşanan ekonomik krizle bir ilgisi yoktur; ancak Türkiye’nin geleceği açısından önemli olumsuzluklar içermektedir. Örneğin tarımsal desteklemenin tasfiyesine koşul olarak tarımsal üretim ve istihdamın hızlı bir biçimde marjinalleştirilmesi; gıda güvenliği, kırsal göç ve ödemeler dengesi dolayısıyla enflasyon açısından yeni sorunlar yaratacaktır.

Hemen belirtelim ki Türkiye ekonomisinin temel çıkmazı ve aynı zamanda enflasyona sebebiyet veren yönü, dışa bağımlılığıdır. Diğer bir ifadeyle enflasyonist sarmalın ardındaki temel etken para arzından çok reel devalüasyonlardır. Döviz rezervlerimizin katlanarak büyümüş olmasına, TL’nin artık konvertibl bir para olmasına, şiddetli dolarizasyona rağmen, krizler de, yine "döviz darboğaz"ına bağlı olarak ortaya çıkıyor; arkasında gelen devalüasyonlar ise, enflasyona sebebiyet veriyor. Çünkü devalüasyon yapılmadıkça kredi temin edilemiyor.

Bir ulusal ekonomide birbiriyle bağlantılı üç denge vardır: Özel kesimin yatırım tasarruf dengesi, kamunun harcama gelir dengesi ve dış dünyaya karşı cari işlem dengesi. İşte bir ülke ekonomisinin gücü ve parasının değeri, bu üç dengeye bağlı olarak oluşur. Bu yazımızda, Türkiye'nin dış dünyaya karşı cari işlem dengesinin açık vermesinden, yani ithalatının ihracatına oranla fazlalığından kaynaklanan enflasyon ve bu enflasyonu körükleyen vergisel politikalardan söz edilecektir.

1923-1945 dönemini kapsayan dönemi bir yana bırakırsak, Türkiye’de sermaye birikimi sürecinin 50 küsur yıllık geçmişi var ve bu süreç, belli başlı üç ana döneme ayrılabilir: 1) 1950'lerden 1970'lerin sonlarına uzanan 30 yıllık "ithal ikameci birikim" dönemi, 2)1980'den 1989'a uzanan "ihracata dönük birikim" dönemi, 3)1990'lı yıllardan Büyük Kriz’in yaşandığı 2000'e uzanan "sıcak paraya dayalı büyüme" dönemi. Bu üç dönemin ana özelliklerini ifade etmeden önce, 2001’i ucuzlatılmış ihracatı temel alan yeni bir birikim formatı arayışı içinde olunan, yeni bir başlangıç yılı olarak niteleyebiliriz.

1950'lerde başlayıp, 1960'lı ve 1970'li yıllarda hızlanan Türkiye'nin ithal ikameci birikim modeli, sabit döviz kuru, korunan bir iç pazar, düşük faiz hadleri ve yoğun devlet desteği ile dayanıklı-dayanıksız tüketim malları üretme ağırlıklı bir sanayileşmeye dayanıyordu. Ticaretten sanayiye geçiş yapan yerli firmaların, yabancı sermayeyle işbirliği temelinde başlattıkları sanayileşme bu birikim modelinin omurgasını oluşturmuş, KİT'lerde bu sanayiye başta düşük fiyatlı girdi olmak üzere destek veren bir rol üstlenmişlerdi. ’İthal-ikamesi’ denilen bu politikalarla, mamul mal ithalatına yüksek gümrükler konurken aynı malı üretmek için gerekli olan girdiler daha düşük oranda vergilendirilmekte; iç pazara dönük yerli sanayii, başta "yatırım indirimi" olmak üzere çeşitli vergisel teşviklerle de destekleniyordu. Ancak bu birikim modelinin sorunu, döviz kurunun sabit tutulmasının etkisiyle ihracatı kulak ardı etmesi ve girdi, araç-gereç yönünden ithalata bağımlı olmasıydı. Bu, her yıl artan oranlarda dış açık verilmesi demekti. Dış açık, işçi dövizleri ve tarım ürünleri ihracatıyla kapatılamayınca dış borçlanma kaçınılmaz oluyor, ancak yapının dış borç ödeme kabiliyetinin azalmasıyla da birikim modelinin kendini yeniden üretme şansı azalıyordu. İşte yüksek ithal ikameci sanayileşmenin dışa bağımlılığı sayesinde gerçekleşen dış açıklar beraberinde yüksek enflasyona sebebiyet veriyordu.

            1980'den 1989'a uzanan "ihracata dönük birikim" (Mal hareketlerinin serbestleştirilmesi) döneminde, sanayide ithalata bağlı sektörler yerine tekstil, gıda ve turizm gibi uluslararası işbölümünde iddialı olunabilecek sektörlerde yoğunlaşma olduysa da, ticaretin liberalleşmesiyle dış açık büyüdü.

            1990'li yıllarda, büyük krizin yaşandığı 2000'e uzanan "sıcak paraya dayalı büyüme" döneminde ise; özellikle 1989'da gerçekleştirilen finansal liberalleşmeyle birlikte kısa vadeli borçlanma çığ gibi büyüdü. Sermaye girişiyle büyüme yaşanıyor, büyüme ithalatı arttırıyor ve cari açığın büyümesine yol açıyordu. Cari açık, yeni borç bulunursa aşılıyor ve yeni sermaye girişiyle tekrar büyüme yaşanıyordu.

            Dönemin vergi politikaları, geçmişin iç pazara dönük ithal ikameci yapısını, dışa, ihracata dönük hale getirme sürecinde bazı önemli roller oynadı. 1980'le beraber izlenen temel yaklaşımlardan biri, sermayenin vergi yükünü diğer kesimlere kaydırarak azaltmak ve bu sayede girişimcinin kullanımında kalacak sermayenin daha etkin kullanılacağı beklentisiydi. KDV sistemine geçişle, ihraç edilen mallar içindeki vergi, her aşamada net olarak hesaplanabildiğinden, vergi iadesi sübvansiyon niteliğini de kaybetti. Özellikle küçük ve orta boy iş çevrelerinde tepki gören ve "imtiyazlı ihracatçılar" denilen imalat faaliyetinde bulunmayan "Dış Ticaret Sermaye Şirketleri" ile ihracat geliştirilmek istendi. İhracatta vergi iadesinin kaldırılması ve tek başına döviz kurunun yeterli olmamasıyla beraber l980'lerin ilk yarısındaki ihracat temposu yavaşladı.

            Dışa dönük ekonomi modelinin inşasında, gümrük vergileri ve fonlar da etkili oldu. 1980 öncesinin ithal rejiminden serbestleşmeye geçiş, 1980'de miktar kısıtlamalarına dayanan düzenlemelerin vergilere dayanan bir sistemle değiştirilmesi şeklinde başlatıldı. Önce ithalattaki damga resmi %25'ten %1'e düşürüldü, ithalat teminatları azaltıldı ve liberasyon listeleri yeniden düzenlendi. İthalat rejiminde yapılan değişiklikler ve nihayet GATT Uruguay Round ve Avrupa Topluluğuyla yapılan gümrük birliği anlaşmaları sonucunda, aşırı korunan bir ekonomi; aşırı serbestleştirilirken koruma uygulama hakkından da yararlanamaz hale geldi. Gerçi ihracat arttı ama ithalatta ortaya çıkan patlamayla dış açık makası bu 1980 ve 1990’lı yıllarda büyüdü ve dış açığı Türkiye borçlanarak karşıladı.

            1980'li yıllarda düşük ücret, yüksek döviz ve yüksek faiz sayesinde gelişen ihracat, 1980'lerin sonlarına doğru tıkanırken, bu tıkanmada sanayi yatırımlarının ihmal edildiği de fark edildi. Özellikle, 1984-1987 döneminde kamçılanan alt yapı yatırımlarının iç ve dış borçlarla finansmanı yoluna gidilmesi, devlet tahvili ve hazine bonosu faizlerinin yüksek düzeylerden inmesi, risk alıp sanayi yatırımı yapmak yerine, devlete borç verip faiz almayı daha çekici duruma getirdi. Kamu kesimi, faiz, vergi, borçlanma ve fon politikalarıyla, gelir dağılımını ağırlıkla rantiyeler, üretken olmayan sermaye ve bankacılık kesimi lehine dönüştürdü; ancak kendisi de 1990'lara yoğun bir kamu açığı ile girmekten kurtulamadı.

            İngiliz sanayi devrimi ile beraber gündeme gelen uluslararası işbölümünün yeni versiyonu, Türkiye'ye "mukayeseli üstünlükler" doktrini gereğince avantajlı olduğu alanlarda uzmanlaşmasını; buna karşılık kendisi için "iddialı" sayılmayan alanlardan vazgeçmesini önere gelmektedir. Bu bağlamda IMF, borç batağı çöküş rampasındaki bir ülkeyi, uluslararası sermayeye monte etmekle görevlidir. Anlaşılıyor ki gelişmekte olan ülkelerin ulusal ekonomilerinin yeniden biçimlendirilmesi ve dünyanın yeni ekonomik düzeni içindeki rollerinin yeniden tanımlanması sürecinde; Türkiye'nin payına ucuz emeğe dayalı ihracat ekonomisi düşmüştür. Nitekim 2001 kriziyle beraber Türkiye ucuzlatılmış değerler ülkesine dönüştü. Öyle ki ihracatın 31,2 milyar dolara çıktığı 2001’de ihraç edilen mal miktarı %22 arttı ama elde edilen döviz geliri %3 azaldı.

            Dış ticaret hadlerindeki olumsuz gelişme, ekonomi üzerinde iki tür etki yapmaktadır. Birinci olarak cari işlemler açığını kronikleştirmekte ve ekonomiyi krizlere duyarlı hale getirmektedir. İkinci olarak Türkiye'nin ara malları ve yatırım malları yönünden ithalata bağımlılığının sürmesi nedeniyle, ithalatın pahalılaşması, maliyet enflasyonuna; tüketim malları ithali ise doğrudan enflasyona neden olmaktadır. Kısacası ithalat arttıkça enflasyon yükselmekte; (enflasyon yükseldikçe döviz kurunu da ona ayarlamak/yükseltmek gerektiği için) enflasyon yükseldikçe ithalat artmakta ve bir kısır döngüye dönüşmektedir. 



Yusuf İleri
11-11-2016 17:49:36
Bu yaziyi indirmek için tıklayınız :   DOWNLOAD PDF

Bizi Takip Edin

  • Facebook
  • Twitter
  • Linkedin
  • Google Plus

© 2015 Tüm Hakları Saklıdır Yusuf ileri

HİZMETLERİMİZ

  • » Bağımsız Dış Denetim Hizmetleri
  • » Vergi ve Tasdik Hizmetleri
  • » Mali Danışmanlık Hizmetleri
  • » Diğer Danışmanlık Hizmetleri
  • » Hukuk Danışmanlığı

ADRES

Kaptanpaşa Mah. Darülaceze Cad. Bilaş İş Mrk. B Blok No:33 K:3 D:43 Okmeydanı
Şişli/İSTANBUL
Yusuf ileri
2019 © Powered by : KETENCEK I.T